|
Amin Maalouf'u Anlamak...
Amin Maalouf'un son kitabı Çivisi Çıkmış Dünya'yı bitirir bitirmez önüme gelene herkese tavsiye etmeye başladım. Benim önerim üzerine kitabı okuyan arkadaşlarımdan biri, kitabı bitirdiğinde ilk iş olarak beni aradı. "İyi hoş da, bu adam ne diyor bir şey anlamadım ben" diye serzenişte bulundu ve Maalouf'un tüm kitap boyunca "Bunlar bunlar yanlış, ama şunlar da doğru demiyorum", "Filanca sistem bu haliyle yanlış, ama şu haliyle doğru olur da demiyorum" diye yazmış olduğuna dikkatimi çekti. İyi ya Amin Maalouf onu da bunu da demiyorsa, o zaman ne diyordu ? Arkadaşıma kısaca bu kitabın denemelerden oluştuğunu ve denemelerin doğası gereği yazarın herhangi bir vargıya varması gerekmediğini söyledim, en azından okuyucuyla paylaşma yükümlülüğü yoktu açık açık. Kendiyle konuşur gibi yazıyordu işte..."İyi ya," diye çıkıştı arkadaşım bu sefer, "madem öyle, bir şeyin yanlış olduğunu söylediğinde, o konuyla ilgili filanca görüşü de savunmadığını neden sürekli ifade etmek zorunda hissediyor kendini ? Sayfayı doldurmak için mi ?"
Kılıçdaroğlu'ndan İstanbul'a Neden Belediye Başkanı Olmaz ? adlı bir önceki makalemle ilgili değişik tepkiler aldım. "Kılıçdaroğlu'nun ne beceriksiz ne işten anlamaz bir adam" olduğunu ne güzel anlattığımı söyleyen de oldu, "yandaş medya yazarlarını seven ve oyunun rengi belli olan birinin karalamaları" olduğunu söyleyen de.
Oysa ben bu ikisini de söylemiyordum. Kemal Kılıçdaroğlu'nu vizyonsuz ve günü algılamaktan uzak bulduğum doğrudur, ama bu durum onu beceriksiz bulduğum anlamına gelmez. Kaldı ki bu yorumu yapmam kadar saçma bir şey de olamaz zaten. Adamla birlikte mesai yapmadım ki. Pekala başarılı bir memuriyet dönemi geçirmiş olabilir, ama bu onun İstanbul'a belediye başkanı olabileceğini göstermez. Üstelik bu şekilde düşünüyor olmam; Kılıçdaroğlu'nun, ne bileyim, mesela Ankara belediye başkanlığını da kıvıramayacağını düşündüğüm anlamına da gelmez.
Öte yandan, Kılıçdaroğlu ve partisi CHP hakkındaki görüşlerim benim oyumun rengini belli etmez. CHP'yi eleştiriyorsam CHP'yi eleştiriyorumdur, buradan oyumun rengi nasıl belli olabilir ki ?
2007 seçimlerinin hemen arefesinde oyunu düzenli olarak CHP'ye veren bir arkadaşıma Türkiye Cumhuriyeti tarihi üzerine - tabii burada yazılan değil yapılan tarihten bahsediyorum - biraz bir şeyler okumuş birinin CHP'ye oy vermesinin hiçbir mantıklı açıklaması olmadığını söylediğimi anımsıyorum; üstelik aynı durum MHP için de geçerliydi. Hem bu iki partiden birine oy veren bir kişi kararını neye göre veriyordu algılamakta güçlük çekiyordum. Nihayetinde iki partinin de temel söylemi aynıydı ve birbirlerinden sadece detaylarla ayrılıyorlardı. Şaşılacak bir şey yok tabii, bu cümlelerim on küsür yıllık arkadaşımı fazlasıyla sinirlendirmişti. "Ne yani senin gibi gidip AKP'ye mi oy vereyim?" diye söylendi.
Arkadaşımın bu konudaki bakış açısı oy verdiği partinin bakış açısıyla tamamen örtüşüyordu gerçekten de. Çünkü herşey ya birdi ya sıfır. Ya bizimkiler vardı ya sizinkiler. Kendince AKP'yi ‘öteki' olarak ilan etmişti. Şu durumda eğer oyumu CHP'ye vermiyorsam, AKP'ye veriyor olmalıydım. Başka alternatifi yoktu ki.
Elbette bu bakış açısının tam tersi de doğru olabilir. AKP'nin 'kendine demokrat' olduğunu söylediğimde "zaten bir CHP seçmeni olduğum için" başka bir şey desem şaşıracak arkadaşlarım da var, hem de fazlasıyla.
Oysa hayat birlerden ve sıfırlardan, siyahtan ve beyazdan, iyiden ve kötüden ibaret değil. Tabii bunu görebilmek için hiç bir düşüncenin kemikleşmiş savunucusu olmamak gerek. Herhangi bir ideolojinin, düşüncenin, akımın fanatiğine dönüştüğümüzde tümden yolumuzu kaybediyoruz çünkü; bu da insanı fazlasıyla sağır ediyor, kör ediyor.
Örneğin Fatih Sultan Mehmet'i hayranlıkla seviyor olmam Osmanlı burjuvazisini ortadan kaldırmasını doğru bulduğumu göstermez. Mehmet Altan'ın görüşlerini benimsemem yazı dilini akıcı bulmamı gerektirmez. Beşiktaş'ı tutuyor olmam, Alex'in bu topraklardaki en yetenekli futbolcu olduğunu düşünmemi engellemez. Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi duruşundan hoşlanmamam hitabet yeteneğine duyduğum hayranlığı değiştirmez. Hürriyet Gazetesi'nde tek bir yetenekli köşe yazarı olmadığını düşünmem, gazetenin televizyon reklamlarını başarılı bulduğum gerçeğini değiştirmez. Tüm bunlarla birlikte CHP'ye oy vermemem AKP'ye oy verdiğim, futbolu sevmem basketbolu sevmediğim, Nazlı Ilıcak'ı çok zaman tutarsız bulmam Emin Çölaşan'ın tutarlı bulduğum anlamına gelmez.
Yine de tüm bunlara karşın, bir görüşü benimsemiyor oluşum - karşı tarafın algısına göre - diğer görüşü benimsediğim anlamına geliyorsa ve ben gerçekte diğer görüşü de savunmuyorsam, bunu ifade etmeye özellikle özen gösteriyorum, tabii ki yanlış anlaşılmamak için...
Amin Maalouf'un da 'Çivisi Çıkmış Dünya'yı yazarken yaptığı aslında bundan başka bir şey değil. Arap kültürü, medeniyetler çatışması, insan hakları, kültür çatışmaları tarihi gibi çok kritik konularda yazan bir filozofun yanlış anlaşılmamak kaygısıyla bu şekilde yazmasından daha normal bir şey olamaz. Çünkü, örneğin, Arap dünyasının insan hakları algısını eleştirmesi Avrupa'daki insanlık dışı uygulamaları savunduğu anlamına gelmiyor. Ama bunu açıkça söylemediğinde algının bu yönde oluşacağından da zerre kadar kuşkusu yok.
Yani düşünsenize, benim elimden çıkan ve çok sınırlı sayıda kişi tarafından okunan bir makale için bile böyle tepkiler geliyorsa, Amin Maalouf kim bilir nelerle muhatap oluyordur.
"Benim de cep telefonum dinleniyor" deyip ne önemli bir adam olduğunu anlatmaya çalışan köşe yazarı gibi hissettim ben de kendimi şimdi. Amin Maalouf bu şekilde yazıyor, ben de böyle yazıyorum, demek ki ben de büyük yazarım. Büyük yazar olduğuma göre de, aynı zamanda müthiş bir heykeltıraş olmalıyım. Ne yani, aksi düşünülebilir mi ?
Bülent Göven - 28.02.2010
|