|
Şili'nin En Ünlü Şarap Eksperi Ben miyim ?
'Müzisyen olan babam bize alaturka dinlemeyi yasakladığı için, ben maalesef Dede Efendi'yi tanımıyorum. Ulusal müzik için bir değer taşıyabilir belki, ama evrensel müzikte yeri olamaz.' diyordu Suna Kan kendisine Türk müziğinin – bence – en evrensel işçisi olan Hammamizade İsmail Dede Efendi sorulduğunda. Dünyanın en iyi beş keman virtiözünden biri olarak gösterilen Suna Kan 9. senfoniyi biliyordu ama sabâbuselik'ten bihaberdi, çünkü evrensel değildi eşsiz beste. Pekala bir eserin, bir sanatçının, haydi açık açık soralım, Dede Efendi'nin evrensel olup olmadığına Suna Kan karar verebilir miydi ya da buna kim karar verebilirdi?
Ülkenin en önemli değerlerinden biri olan Kan, Dede Efendi için yerel, evrensel değil derse, dünya Dede Efendi'yi evrensel algılar mı? Gabriel Garcia Marquez'in dibine kadar yerel olması, evrensel olmasına engel midir ? Avusturya, Beethoven'ı dünyanın en büyük bestecilerinden biri gibi değil de, yaşamının son yıllarında söylendiği gibi ‘sağır bir bunak' olarak algılasaydı, Suna Kan Beethoven'i hiç tanır mıydı?
Bu bir Suna Kan eleştri yazısı değil; zaten haddim de değil. Bu daha çok algı yaratma üzerine bir yazı. Yani eğer biz Dede Efendi'ye sahip çıkabilsek, müziğini yeterince iyi anlatabilsek ve Mevlevilik için önemini vurgulayabilsek Dede Efendi tüm dünyanın tanıdığı evrensel bir müzisyen olarak biliniyor olabilirdi. Mesela Bursa bir İtalyan kenti olsaydı, her yıl milyonlarca turist görmek için akın ederdi Çeşmeler Kenti'ne. Buna mukabil Pierre Loti gibi üçüncü sınıf bir yazar önemli bir yazar gibi anlatılmıştır bize.
Sözün özü şu ki bir eserin ya da bir sanatçının evrensel olup olmaması tamamen o eser ya da kişinin nasıl konumlandırıldığıyla ilgili. Yazık ki acı olan gerçek bu.
Aynı durumun sizin için, geliştirdiğiniz ürün için, iş fikriniz için de geçerli olduğunu söylemek mümkün. Reklamlarda bol bol görmüyor muyuz: 'Traşın en iyisi', 'Türkiye'nin en iyi gazetesi', 'biz daha iyisini yapana kadar en iyisi bu' vesaire vesaire. Yani ürünlerini böyle konumlandırdıkları sürece kafamızda bu şekilde yer ediyorlar. Aslında hiçbir elle tutulur argüman yok ortada, ama bir şekilde böyle algılamaya başlıyoruz bir süre sonra.
Bir iş görüşmesinde olduğunuzu düşünün mesela. Kendinizi olduğunuz gibi ifade etmeniz de mümkün, ballandıra ballandıra uzun uzun anlatmanız da...ve işin en eğlenceli yanı da karşınızdaki kişi sizi, siz nasıl anlatıyorsanız öyle algılıyor. Ne olacaktı ki, söylediğiniz hiçbir şeyin test edilme şansı yok. Kendinizi nasıl konumlandırıyorsanız siz osunuz.
Aynı şey, daha önce de yazılarımda sıkça vurguladığım gibi iş zekası araçlarının pazarlanma stratejileri için de geçerli. Ürünü öyle bir konumlandırıyorlar ki anlatırken, parasını verip aldığınız anda tüm süreçlerinizi en iyi şekilde yönetecek, verimlilik sorunlarınızı aşacak, herşeyi kontrol altına alacaksınız sanıyorsunuz. İşin aslı yazılımı kurup kullanmaya başladıktan sonra ortaya çıkıyor, o ayrı.
Benzer durumun Akademi Ödülleri için de doğru olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Oscar ödülleri on yıllar boyunca öyle konumlandırılmış ki, gerçekten o yılın en iyi yapımları ödüllendiriliyor diye düşünüyoruz kuşku duymadan. Oysa ki, yılın trendlerine, Amerika'nın çıkarlarına, etkin lobi çalışmalarına göre biçimleniyor en 'başarılı' filmler. Sahi, Hitler II.Dünya Savaşı'ndan galip çıksaydı 'The Pianist' ya da 'Shindler's List' kutsal heykelciği alabilirler miydi sizce. Tabii çekilmiş olurlar mıydı, o bambaşka bir soru işareti.
Uzun sözün kısası, üzerine konuşulan her ne ise, onun ne olduğundan öte onun nasıl konumlandırıldığıdır önemli olan. Başat kültür, güçlü lobi, doğru pazarlama stratejileridir bahis konusu olan şeyin değerini belirleyen.
Tabii, etkin şekilde konumlandırılan şeyin ömrünün uzun olması için altının doldurulması gerekebilir. Gerekebilir diyorum çünkü bu her zaman elzem olmuyor. Eğer üzerine konuştuğumuz şey bir yazılımsa bunu mutlaka yapmalıyız ama konu elle tutulabilir, performansı ölçülebilir bir şey değilse doğru stratejilerle idare edebilirsiniz.
Bir arkadaşımla bu konu üzerine sohbet ederken şöyle bir senaryo uydurdum. Bir şarap ithalatçısıyla anlaşacağım ve onların aracılığı ile kendimi Şili'nin en ünlü şarap eksperi ilan edeceğim. Annem Şilili, babamsa Türk. İspanyolca konuşmuyorum çünkü Türklük duygularım en üst seviyede. (Alın, bu bile başka bir konumlandırma yöntemi) Bana sunulan şarapların bir kısmını beğeneceğim bir kısmını beğenmeyeceğim. Tabii insanların benim beğenilerime itiraz etmesi son derece saçma, ne de olsa ben Şili'nin en ünlü şarap eksperiyim. Kim böyle birinin yanında ahkam kesmeye cesaret edebilir ki! Eğer atıp – tuttuğum ortamların birinde gerçekten foyamı ortaya çıkaracak kadar şarap bilgisi olan biri olduğunu görürsem de listemdeki bahanelerden birini ileri sürüvereceğim: bu şarap midemde öğle yemeğinde yediğim etle ters tepkime yaratabilir, bu şarap bu kadehle içilmez, bu yılın şarapları cildimi bozuyor filan filan. Yeter ki öyküme inanayım ve her durumda öykümün arkasında durabileyim.
Ne dersiniz, şarap dünyasının Halit Ayarcı'sı(*) ben olabilir miyim?
Bülent Göven - 05.11.2009
|